Eğer plastik olmasaydı, bir uçağın uçamayacağı yahut bir arabanın çalışamayacağı hatta ve hatta yapay zekânın bile olamayacağını söylesek…? Evet, biraz abartmış olurduk. Fakat şunu söyleyebiliriz: Eğer plastik olmasaydı uçaklar ve arabalar bugün kullandığımız hafiflikte, verimlilikte ve erişilebilirlikte olmazdı. Elektronik ve yapay zekâ da bu ölçekte gelişemezdi. Tekstillere baktığımızda da manzara aynı. Eğer plastik olmasaydı üretim yalnızca daha yavaş ve yüksek maliyetli pamuk, yün, keten, ipek gibi malzemelerle gerçekleşirdi. Yani daha az üretmek zorunda kalır ve dolayısıyla daha sınırlı sayıda kıyafete erişebilirdik. Gardırobumuz bugünkünün aksine daha küçük ama uzun ömürlü olurdu. Kıyafetler tüketilen değil kullanılan bir şey olmayı sürdürürdü. O halde doğal lifler için mutlak iyi diyebilir miyiz? Hayır, bu da abartılı bir cümle olur. Zira bir elyafın sürdürülebilir veya iyi olarak nitelendirilebilmesi için bu yazıda da belirtilen pek çok kriteri göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Geçen sayıda yayınlanan ilk yazımızda genel bir giriş yapmış ve döngüsel ekonomi doğrultusunda tekstilde kontrollü ölçeklenmeye değinmiştik. Şimdi ise bir tekstil ürününün yaşam döngüsünün ilk aşaması olan ham maddeyi ele alacağız. Doğal elyaf olarak “iyi” ve “çevre dostu” olarak adlandırdığımız pamuk ve “kötü”, “zararlı” olarak kabul edilen plastikler sınıfına giren polyestere odaklanacak ve bunlara atfedilen etiketleri ne ölçüde hak ettiklerini masaya yatıracağız.
Özünde iyi olan pamuk tarım uygulamalarıyla kötüye dönüşebilir mi?
Hem ekonomik değeri hem de rengi dolayısıyla “beyaz altın” olarak da bilinen pamuk, doğal bir elyaf olarak binlerce yıldır kullanılıyor. Nefes alabilir ve nem emici yapısıyla ev tekstillerinden giyime pek çok alanda tercih ediliyor. Ancak doğal ve iyi olarak nitelendirilen beyaz altının bazı dezavantajları da bulunuyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na (UNEP) göre dünyadaki ekilebilir arazinin %2.5’ine karşılık gelen pamuk ekiminde, yılda 200,000 ton pestisit ve 8 milyon ton gübre tüketiliyor. Pamuk üretimi aynı zamanda yoğun su kullanımı da gerektiriyor. WWF tek bir pamuklu tişört üretiminin yaklaşık 2,700 litre su gerektirdiğini tahmin ediyor. Su tüketimindeki en çarpıcı örneklerden biri ise Aral Gölü. Zamanında dünyanın dördüncü büyük gölü olarak bilinen Aral Gölü, 1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin başlattığı pamuk sulama projesinin ardından 2000’li yıllara gelindiğinde hacminin yaklaşık %90’ını kaybetti. Bu da açıkta kalan göl yatağından kalkan toz fırtınaları nedeniyle yerel halkta oluşan sağlık sorunları da dahil olmak üzere ekolojik ve sosyal sorunlar doğurdu. Bu da demek oluyor ki pamuk her zaman düşündüğümüz kadar masum bir lif olmayabilir. Özünde iyi olarak değerlendirilebilirken, tarım uygulamalarıyla kötüye dönüşebilir.
Bu farkındalıkla yola çıkan inisiyatifler “İyi Pamuk” için etkili faaliyetler yürüterek, bu noktada önemli ve dönüştürücü bir rol üstleniyor. İyi pamuk denince akla ilk gelen küresel çapta en kapsamlı yapılanma olan İyi Pamuk Girişimi (Better Cotton Initiative – BCI). Bir sürdürülebilirlik programı olan BCI, tarım topluluklarını, pamuk elyafı ile bağlantılı olan herkes ve her şey için iyileştirmeler sağlayacak şekilde pamuk üretmeleri yönünde eğitmeye odaklanıyor. Çiftçiler, çırçırcılar, iplikçiler, tedarikçiler, üreticiler, marka sahipleri, perakendeciler, sivil toplum kuruluşları, bağışçılar ve hükümetler olmak üzere değer zincirinin tüm paydaşlarından toplam 2.500’den fazla üyeye sahip bulunuyor. Bugün 15 ülkede 1,39 milyon çiftçi, pamuklarını BCI Cotton olarak satma lisansına sahip bulunurken, programları bugüne kadar toplamda, çalışma hayatı pamuk üretimiyle bağlantılı olan yaklaşık 4 milyon kişiye ulaşmış.
Bu alanda Türkiye’den önemli bir örnek de 2013 yılında kurulan İyi Pamuk Uygulamaları Derneği (IPUD). Türkiye’de pamuğun daha iyi, daha sürdürülebilir üretimi yaklaşımını benimseyen dernek, İyi Pamuk standardının işletilmesi için ilgili yerel ortakların yani program ortaklarının bulunması ve desteklenmesi, onların çiftçiye hizmet götürme süreçlerinin iyileştirilmesi için eğitimler veriyor. Ayrıca arazi düzeyinde denetim ve veri toplama gibi birçok faaliyet de yürütüyor.

Plastik: Modern kimyanın mucizesi mi yoksa laneti mi?
Bugünkü modern dünyanın olmazsa olmazlarını sıralayacak olursak, plastik şüphesiz ki ilk sıralarda yer alır. Sağlık, kozmetik, moda, ulaşım, elektronik dahil hemen her alanda kullanılan plastik, özellikle de geliştirildiği 60’lı yıllarda seri üretimin ivmesini ve seyrini ciddi şekilde etkileyerek, tek kullanımlık kültürünün temel yapı taşı oldu. Ne kadar güzel değil mi? Bolluk, bereket geldi. Plastik şişe ve kaplar dolusu yiyecek ve içeceğe sahibiz. Hemen herkes çok düşük fiyatlara şık ve güzel kıyafetlere ulaşabiliyor. Az maliyetli, hafif ve kolay taşınabilir, dayanıklı… Böyle bakınca plastik epey iyi görünüyor. Hatta geri dönüştürüp tekrar kullanabiliyoruz bile, öyle değil mi? Peki plastikle olan derdimiz nedir o halde? Sentetik olması mı? Ama örneğin ilaçlar da sentetik ve bizi iyi ediyor. O halde işin içinde başka bir iş olmalı.
Bir plastik ne kadar “sürdürülebilir” olabilir?
Pek çok tekstil ve giyim markası, ürünlerinde rPET kullandığı yahut doğrudan PET geri dönüşüm tesislerine yatırım yaptığı için “sürdürülebilirliğe katkıda bulunduğunu” açıkça beyan ediyor. Eğer şu çerçeveden bakılırsa haklılık payları yok değil; plastiği tekrar sıfırdan üretmektense mevcut olanı geri dönüştürmek daha sürdürülebilirdir. İlk bakışta mantıklı görünen ve kulağa oldukça anlamlı gelen bu cümle, mevcut çerçeveyi biraz daha genişlettiğimizde resmin görünmeyen kısmını ortaya çıkarıyor.
İlk olarak plastiğin neden çevre ve insan sağlığı için zararlı ve kötü olarak nitelendirildiğine bakalım. Plastiğin içerisinde bulunan 16000 kadar kimyasalın %40’ına dair hiçbir fikrimiz bulunmazken bunların kalanının hemen hepsi ise endokrin bozucu, kanserojen vb. hastalıklara neden olan kimyasallar olarak biliniyor. Yani aslına baktığımızda, biz bu zararları bilinen ve daha da ötesinde bir potansiyel taşıyan bu maddeyi “geri dönüştürülmüş” rahatlığıyla şapka, iç çamaşırı ve kıyafetlerimizden, çoraplarımıza – yani baştan ayağa kadar – neredeyse 7/24 üzerimizde taşıyoruz. Dahası bu kimyasallar gerek satın almadan önce üretim aşamasında gerekse satın aldıktan sonra yıkama ve en son doğaya bırakılmasına kadar sulara ve toprağa karışıyor. Yani sözün özü, biz bu bahsi geçen kimyasalları tekrar tekrar doğaya karıştırmış oluyoruz. Bunun yanı sıra sürekli olarak yeni PET üretiminin devam etmesi ve bu konuda sınırsız bir geri dönüşümün mümkün olmadığı (genelde bir, en fazla iki üç kez) da göz önüne alındığında, başlangıçtaki sürdürülebilirlik iddiası artık temelden sarsılmış oluyor.
Geçtiğimiz yıl Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Temel Bilimler Bölümü’nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ile plastikler konusunda bir röportaj gerçekleştirmiştim. Gündoğdu burada iki çarpıcı veri paylaşmıştı. İlki, inceledikleri her iki mikroplastiğin birinin mikrofiber yani ya polyester ya akrilik ya da naylon oluşuydu. Bu da basit bir hesaplamayla mikroplastik kirliliğinin sorumluluğunun yarısının tek başına tekstil endüstrisine ait olduğunu gösteriyor. İkincisi ise şuydu: Geri dönüştürülmüş plastikten üretilen kumaşlar sıfır plastikten üretilenlere göre daha fazla mikrofiber salıyor. Bu bilgi ışığında ise sektörün “naif bir geri dönüşüm çabası” taşırken, aslında kaş yaparken göz çıkardığını görüyoruz. Tehlikeyi görünmeyecek kadar küçük parçalara bölmek belki yarını kurtarmak için işimizi daha da zorlaştırıyor. Netice itibariyla tartışma yalnızca polyester ya da pamuk değil; üretim ve tüketim sisteminin kendisi olarak karşımıza çıkıyor.

Plastiği geri dönüştürsek olmuyor, direkt kullansak olmuyor, peki ne yapacağız?
Amaç çözüm üretmekse, muhakkak eleştirinin ve tespitin ötesinde bir söz söylemek gerekir. Aksi takdirde tüm bu söylemler havada kalacaktır. Bu nedenle tam bu noktada 3R kuralını hatırlamanın yerinde olacağı kanısındayım. Sürdürülebilir atık yönetimi konusunda temel bir çerçeve oluşturan 3R kuralı, sırasıyla şu ayakların uygulanması gerektiğine dikkat çekiyor: Azalt (Reduce), Tekrar Kullan (Reuse) ve Geri Kazan (Recycle). Burada altı çizilmesi gereken kelime “sırasıyla”. Yani birincil olarak yapılması gereken azaltmak. Ancak buna karşılık, 2025 yılında 82,07 milyar ABD doları olan küresel polyester elyaf pazarının büyüklüğünün 2026 yılında 87,4 milyar ABD dolarına, 2034 yılına kadar ise 148,11 milyar ABD dolarına ulaşacağı tahmin ediliyor. Dolayısıyla açıkça görülüyor ki tekstil ve giyim üretiminde su, enerji ve kimyasal kullanımını azaltmada olan gayreti, mevcut ve potansiyel zararları bilimsel makalelerle ortaya konan plastik kullanımında göremiyoruz. Dahası bunun aksine artış bekliyoruz. Peki artışın sebebi nedir?
Şu bir gerçek ki polyester hala daha düşük maliyetli olması nedeniyle tercih sebebi. Bu özellikleri onu ister istemez hızlı modanın ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırıyor. Demek ki yine aynı noktaya geliyoruz; hızlı moda. Yani mevcut sistem ve onun gerekleri. Sistemsel değişimlerde ise sorumluluk ne yalnızca markaların, tedarikçilerin ne de tüketicilerin sırtında. Burada mühim olan tüm taraflar için önceliği belirlemek.
Bir marka için öncelik kar etmek mi? Şüphesiz. Satın alan kişi için en uygun fiyata ürünü elde etmek mi? Şüphesiz. Hele de hem Türkiye özelinde hem de dünya genelindeki ekonomik dalgalanmalar düşünüldüğünde. Fakat gerçek şu ki, sonuç olarak kıyafetlerimizden sulara oradan yiyip içtiklerimize ve nihayet beynimize, bebeğin plasentasına kadar sirayet eden bu ne idiği belirsiz kimyasallar hem biz hem çevremiz için tehdit oluşturuyor. O halde şu soruyu sormak gerekiyor; öncelik hayatta kalmak mı yoksa esenlikle yaşamak mı? Zannederim ki üretici tüketici ayırt etmeksizin insan olarak önce bu soruyu yanıtlamak gerekiyor.
Dikkatin kolayca dağıldığı, değerlerin ve ilkelerin duruma göre kenara konulmasının normalleştiği bir dünyada bu soruya verdiğimiz cevabı temel alarak davrandığımızda ister istemez dönüşüm için katkı sunmuş oluruz. On tane polyester bluzumuz olacağına iki tane kenevir, keten ya da iyi pamuktan bluzumuz olsun diyebilmek, polyesterin özellikleri sebebiyle vazgeçilemediği alanlar için alternatif çözümler geliştirmek, bunları ekonomik olarak kullanılabilir hale getirebilmek için ekonomik ve politik bir altyapı oluşturmak… Nitekim alternatif çözümler ve plastik kullanımının azaltımı konusunda Textile Exchange, Fashion For Good, Break Free From Plastic, Rethink Plastic gibi çeşitli girişimler bulunuyor.
Toparlarsak, mevcut hızlı moda, hatta ultra hızlı moda doğası gereği 3R’nin birinci ayağı olan azaltmaya pek de izin vermiyor. Hep beraber dört bir koldan dönüşüm için kolları sıvamaktan, tekstili yeniden düşünmekten başka gerçekçi bir çözüm görünmüyor; önce azaltarak, sonra tekrar kullanarak, en son da geri dönüştürerek.
İyilik kötülük sıfatlarının ötesinde neyi, neden ve nasıl kullanmamız gerektiğini sorgulayıp, karar verirken de yukarıdaki soruya verdiğimiz cevabı tekrar tekrar hatırlamak nihai hedefimizi unutmamamızı sağlayacaktır. O halde serinin ikici yazısını noktalarken kapanışı yine bu soruyla yapalım: Önceliğimiz hayatta kalmak mı yoksa esenlikle yaşamak mı?