Tekstili Yeniden Düşünmek | 4 Modanın sosyal anatomisi: Tüketen insandan tüketilen insana

Yazar:

Home Page » Green Times » Tekstili Yeniden Düşünmek | 4 Modanın sosyal anatomisi: Tüketen insandan tüketilen insana

Bir gardıropta kaç insan var?

Bir gardırobu açtığımızda yalnızca kıyafetleri görürüz. Gömlekler, pantolonlar, elbiseler, montlar… Oysa her parçanın arkasında tasarımından üretimine, ham maddesinden teknolojisine, lojistiğinden satışına kadar uzanan bir insan ağı bulunur. Bir işçinin emeği, bir tasarımcının fikri, bir teknoloji üreticisinin geliştirdiği makine, bir yöneticinin aldığı karar ve ürünü satın alan tüketicinin tercihi aynı ağın parçalarıdır.

Dolayısıyla modanın konusu da öznesi de nesnesi de insandır.

Peki bu hikâye nerede başladı ve nereye gidiyor?

Üreten insandan tüketen insana

Modern endüstri öncesinde insanlar kıyafetlerini çoğunlukla kendileri üretirdi. Bunu binlerce yıldır bilinen yöntemler ve araçlarla yapardı. Kıyafet insan hayatında ihtiyaçla, emekle ve zamanla doğrudan ilişkiliydi.

Sanayi Devrimi bu ilişkiyi değiştirdi. Fabrikalar kuruldu, tekstil makineleri üretim kapasitesini artırdı, seri üretim kıyafetleri daha geniş kitlelere ulaştırdı. İnsan artık yalnızca kıyafet üreten değil, kıyafet satın alan bir tüketici haline geldi.

Küresel tedarik ağlarının genişlemesiyle üretim hızlandı, maliyetler düştü, kıyafete erişim arttı. Fakat üretim kapasitesi büyüdükçe tüketim de sistemin doğal tamamlayıcısı haline geldi. Üretim alanı ve tüketim alanı arasındaki mesafe giderek açıldı.

Tüketen insandan “tüketilen” insana

İnsanlık tarihinde kıyafetler 170 bin yılı aşkın zamandan bu yana yalnızca örtünme ihtiyacının ötesinde kimlik, statü, aidiyet ve ifade biçimi olarak görülüyor. Krallar, soylular, askerler, denizciler, halklar ve kabileler kendilerine özgü giyim tarzlarıyla varlıklarını görünür kıldı.

Bugün ise giydiklerimiz yalnızca “ait olduğumuz” yeri değil, “ait olmayı seçtiğimiz” yeri de ifade ediyor.

Sosyal medya ve reklamlarda pazarlanan sınırsız seçenekler, insana istediği kimliği kurabileceği ve her şeyi kendi seçebileceği hissini veriyor. Bu görünürde büyük bir özgürlük sunarken aynı zamanda sürekli seçim yapma baskısı yaratarak insanı tüketmeye başlıyor.

Daha fazla seçenek her zaman daha fazla özgürlük anlamına gelmiyor. Aynı çember içinde kaldıkça ve seçenekler çoğaldıkça karar vermek zorlaşabiliyor; tüketici özgürleşmek yerine yeni bir seçim baskısının içinde kalabiliyor.

Yeni koleksiyonlar ve değişen trendler ise bu ilişkiyi canlı tutuyor.

Moda hep yeni baştan, insanları küllerinden yeniden doğuruyor.

Daha hızlı üret, daha fazla sat, daha sık satın al.

İnsanlık tarihinde kıyafetler 170 bin yılı aşkın zamandan bu yana yalnızca örtünme ihtiyacının ötesinde kimlik, statü, aidiyet ve ifade biçimi olarak görülüyor. Bugün ise giydiklerimiz yalnızca “ait olduğumuz” yeri değil, “ait olmayı seçtiğimiz” yeri de ifade ediyor  Görsel Kaynak: Canva
İnsanlık tarihinde kıyafetler 170 bin yılı aşkın zamandan bu yana yalnızca örtünme ihtiyacının ötesinde kimlik, statü, aidiyet ve ifade biçimi olarak görülüyor. Bugün ise giydiklerimiz yalnızca “ait olduğumuz” yeri değil, “ait olmayı seçtiğimiz” yeri de ifade ediyor Görsel Kaynak: Canva

Küresel ticaret ağının ve tekstil teknolojilerinin bugün geldiği noktada üretim ile tüketim arasındaki kopukluk hiç olmadığı kadar büyümüş durumda. “I made your clothes” gibi kampanyalar ve sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü aktivist hareketler, üretim tarafında yaşanan gerçekleri tüketiciye ulaştırmaya çalışıyor.

Üretim tarafında insanın sistem içindeki konumu emeğin maliyet hesabına sıkıştığında sorun daha da belirginleşiyor. Bir çalışanın ücreti, çalışma süresi, güvenliği ve sosyal hakları yalnızca maliyet kalemleri olarak değerlendirildiğinde insanın üretimdeki değeri de daralıyor. Hesaplanabilir bir değer olarak emek gücü karşısında insan hayatının değersizliği sistemin temel çelişkisini oluşturuyor.

Tarihin en büyük facialarından biri olan Rana Plaza bunun en ağır örneklerinden biri.

24 Nisan 2013’te Bangladeş’te Rana Plaza binasının çökmesi sonucu en az 1.132 kişi hayatını kaybetti, 2.500’den fazla kişi yaralandı. Felaket, küresel hazır giyim zincirindeki çalışma koşullarını dünyanın gündemine taşıdı. Burada çalışanlar ürettikleri kıyafetlere kuvvetle muhtemel hiçbir zaman ulaşamayacak koşullarda yaşayan insanlardı ve bu örnek, modanın üretim ve sunum alanındaki ikiyüzlü yapısının ayyuka çıktığı en önemli örneklerinden bir olarak tarihe geçti.

Sonrasında önemli değişimler yaşandı. International Accord’un 30 Haziran 2026 verilerine göre Bangladeş’te 1.762 fabrika ve yaklaşık 2,8 milyon çalışan sisteme dahil durumda. 75.198 fabrika denetimi gerçekleştirilirken, tespit edilen güvenlik sorunlarının giderilmesinde ortalama ilerleme oranı yüzde 81’e ulaştı.

Bu veriler önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Ancak sosyal sürdürülebilirliğin sınırı güvenli bir binayla bitmiyor.

Çünkü insanın çalışırken hayatta kalması ile emeğinin karşılığında insanca yaşayabilmesi aynı şey değil.

ILO’nun verilerine göre Bangladeş hazır giyim sektöründe 2023’te belirlenen asgari ücret 12.500 taka (113 ABD Doları) iken, aynı dönem için Dhaka ve çevresindeki hazır giyim sektörü için hesaplanan yaşam ücreti ise 23,254 taka (211.90 ABD doları) olarak açıklanmıştı.

ILO’nun yaşam ücreti yaklaşımının çalışanların yanı sıra ailelerinin ihtiyaçlarını da hesaba katması bu nedenle önemli. Çünkü bir işçinin çalışma koşulları işyerinin kapısından çıktığında sona ermiyor.

Çalışanlar, ilk bakışta görünenin ötesinde esasen ailesiyle birlikte bu sistemden doğrudan etkileniyor. Gelişmiş pazarların şık ve hijyenik mağazalarında satılan pahalı ve marka giysilerin ardındaki insan haklarına aykırı çalışma koşulları işçi ailelerini hayatlarını da kapsıyor.

Küresel ticaret ağının ve tekstil teknolojilerinin bugün geldiği noktada üretim ile tüketim arasındaki kopukluk hiç olmadığı kadar büyümüş durumda. “I made your clothes” gibi kampanyalar ve sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü aktivist hareketler, üretim tarafında yaşanan gerçekleri tüketiciye ulaştırmaya çalışıyor   Görsel Kaynak: Fashion Revolution / Recover
Küresel ticaret ağının ve tekstil teknolojilerinin bugün geldiği noktada üretim ile tüketim arasındaki kopukluk hiç olmadığı kadar büyümüş durumda. “I made your clothes” gibi kampanyalar ve sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü aktivist hareketler, üretim tarafında yaşanan gerçekleri tüketiciye ulaştırmaya çalışıyor Görsel Kaynak: Fashion Revolution / Recover

Müşteriyi sürekli almaya yönlendiren bir pazarda var olmak

Üretim tarafındaki insanı konuşurken tüketiciyi denklemden çıkarmak ise başka bir eksiklik yaratıyor. Çünkü tüketici de sistemin dışında değil.

Yavaş moda yaklaşımı daha az üretim, daha uzun kullanım ömrü ve daha zamansız ürünler üzerinden farklı bir ilişki kurmaya çalışıyor. Ancak bu modelin önündeki engel yalnızca üretim maliyetleri değil; tüketicinin yıllardır şekillenen beklentileri.

Ham Fabrics’in kurucusu Selin Çalışkan Ergenç bir seminerde yaptığı konuşmasında, insanların yavaş modayı anlamakta zorlandığını söyleyerek bunu kendi deneyimi üzerinden şu sözlerle ifade ediyor: “Müşteriyi ikna etmek zor oldu, müşteri sürekli almak istiyor.”

Bu cümle, yavaş modanın mevcut sistemle temel çelişkisini özetliyor.

Bir marka daha az ürünle müşterileriyle daha uzun süreli bir ilişki kurmak isterken tüketici sürekli yeni ürün görmeye ve satın almaya alışmış durumda.

Üstelik sürdürülebilirlik tartışmasının ekonomik boyutunu da göz ardı edemeyiz.

Daha uzun ömürlü, daha iyi malzemelerle ve daha adil koşullarda üretilen bir ürünün fiyatı herkes için ulaşılabilir olmayabilir. Ekonomik koşulların satın alma kararlarını doğrudan etkilediği bir ortamda “daha sürdürülebilir olanı satın al” demek tek başına gerçekçi bir çözüm sunmuyor. Hele ki sürdürülebilir ürünlerin bu kadar pahalı ve sürekli aynı şeyleri giymenin anormalleştirildiği bir ortamda.

Bir insanın sürekli tüketmeye teşvik edildiği bir ekonomik sistemde tüketiciden ne kadar sorumluluk bekleyebiliriz?

Moda mı insan için, insan mı moda için?

Tartışmanın merkezindeki asıl soru belki de burada başlıyor: Moda mı insan için, insan mı moda için?

Moda elbette insanın ihtiyaçlarından doğuyor. Örtünmek, korunmak, hareket etmek, çalışmak, yaşamak… Kıyafetin ilk işlevleri bunlar. Zamanla kıyafet bu işlevlerin üzerine estetik, kimlik, statü ve ifade biçimlerini de ekledi.

Fakat bugün moda sistemine baktığımızda öncelik sırasının değiştiğini görüyoruz.

Sistem çoğu zaman insanın ihtiyacından değil, satılabilecek ürünün kendisinden hareket ediyor. Yeni bir koleksiyon, yeni bir trend, yeni bir renk, yeni bir siluet… Ürün daha fazla dikkat çekmeli, daha farklı görünmeli ve daha hızlı satılmalı.

İnsanın ihtiyacı ise bu döngünün içinde giderek geri plana itilebiliyor.

Yazın sıcağında giyilecek bir kıyafetin insan bedeninin konforundan çok görünümüne göre tasarlanması, kısa ömürlü bir ürünün yenisiyle değiştirilmesinin teşvik edilmesi ya da bir işçinin güvenliğinden ödün verilerek üretimin sürdürülmesi farklı sorunlar gibi görünse de aynı soruya çıkıyor:

Bu sistem kimin için çalışıyor?

Rana Plaza’da insanlar yalnızca kötü bir binanın içinde çalıştıkları için hayatlarını kaybetmedi. O binanın güvenliğinden daha önemli görülen bir üretim ve teslimat baskısı vardı. Başka bir ifadeyle, o insanlar moda için üretirken moda insan için var olması gereken sınırı aşmıştı.

Çünkü kıyafet insanın ihtiyacını karşılamak, onu korumak, rahat ettirmek ve kendini ifade etmesini sağlamak için var. İnsan ise daha fazla ürün üretmek, daha fazla satmak ya da daha hızlı tüketmek için var olmamalı.

Burada “tüketilen insan” kavramı yeniden karşımıza çıkıyor.

İnsan yalnızca emeğiyle değil; zamanı, dikkati, bedeni ve tüketme kapasitesiyle de sistemin parçası haline geliyor. İşçi üretimin hızına, üretici rekabet baskısına, tüketici ise sürekli yenilik ve değişim beklentisine yetişmeye çalışıyor.

İşçiler düşük ücretlerle ve kötü çalışma koşullarıyla; üretici firmalar yüksek maliyet, kalite, kârlılık ve küresel rekabetle; tüketiciler ise seçim bolluğu ve yenilik baskısıyla tüketiliyor.

Peki tüketen kim?

İşçiler düşük ücretlerle ve kötü çalışma koşullarıyla; üretici firmalar yüksek maliyet, kalite, kârlılık ve küresel rekabetle; tüketiciler ise seçim bolluğu ve yenilik baskısıyla tüketiliyor   Görsel Kaynak: Canva
İşçiler düşük ücretlerle ve kötü çalışma koşullarıyla; üretici firmalar yüksek maliyet, kalite, kârlılık ve küresel rekabetle; tüketiciler ise seçim bolluğu ve yenilik baskısıyla tüketiliyor Görsel Kaynak: Canva

İnsan odaklı moda mümkün mü? Adil modayı kim kuracak?

Sorun tek başına üreticide, markada, yatırımcıda, politika yapıcıda ya da tüketicide değil. Çünkü hepsi aynı sistemin içinde.

Son yıllarda atılan adımlar, bu sistemin değişebileceğini gösteriyor. Rana Plaza sonrasında Bangladeş’te geliştirilen denetim ve düzeltme mekanizmaları bunun somut örneklerinden biri. Avrupa Birliği’nde ise insan hakları ve çalışma koşulları tedarik zincirlerinin daha fazla gündemine giriyor.

Zorla çalıştırmayla üretilen ürünlerin AB pazarına sunulmasını yasaklayan düzenlemenin 14 Aralık 2027’den itibaren uygulanacak olması da bu açıdan önemli. Kurumsal sürdürülebilirlik alanındaki düzenlemeler de şirketlerin kendi faaliyetlerinin yanı sıra tedarik zincirlerindeki insan hakları ve çevresel etkileri ele almasını öngörüyor.

Ancak insan odaklı moda yalnızca denetim ve kurallarla kurulamaz.

Çalışanın güvenliği kadar geçinebileceği ücretini ve mesleki gelişimini; tasarımcının daha fazla ürün yerine daha uzun ömürlü ürünler düşünmesini; teknoloji üreticisinin kapasitenin yanı sıra insan ve kaynak kullanımını; markanın satış rakamlarının yanı sıra tedarik zincirini; tüketicinin ise yalnızca ne satın aldığını değil, neden satın aldığını gözetmesi gerekiyor.

Yani mesele yalnızca daha adil üretmek değil, yeni bir giyim kültürü yaratmak.

Tekstil ve hazır giyim sektörünün sürdürülebilirlik yolculuğunda ilk yazıdan itibaren üç temel soru sorduk:

Ne kadar üretmeliyiz?

Neyle üretmeliyiz?

Nasıl üretmeliyiz?

Şimdi sorduğumuz soru ise:

Kimin için üretiyoruz?

Bu soru önceki üçünden bağımsız değil. Tam tersine, hepsinin merkezinde duruyor.

Çünkü üretimin sınırlarını belirlerken insanın ihtiyaçlarını, ham madde seçerken insan sağlığını, teknolojiyi geliştirirken insan emeğini, tüketimi tartışırken insan davranışını hesaba katmak gerekiyor.

En başa dönecek olursak, bir gardıropta kaç insan olduğunu sorduğumuzda aslında yalnızca o kıyafetin arkasındaki çalışanları saymıyoruz.

O dolapta üretici de var, tasarımcı da mühendis de mağaza çalışanı da işçinin ailesi de tüketici de. Hepsi aynı sistemin içinde.

Belki de sürdürülebilirliğin asıl meselesi tam burada başlıyor:

İnsanı; üretimin girdisi, tüketimin hedefi ve büyümenin aracı olmaktan çıkarmak.

Çünkü moda insan için var olduğunda kıyafet bir ihtiyaç, bir ifade ve bir meta değer taşıyabilir.

İnsan moda için var olduğunda ise kıyafet değil, insan tüketilmeye başlar.

Bir başka ifadeyle artık insanların kıyafetleri değil, kıyafetlerin insanları olur.

Adil modayı kuracak olan ise yeni bir sistemin inşasına katkı sunacak tüm paydaşlardır.

Seriye ait diğer yazılar:

Tekstili Yeniden Düşünmek | 1 Tekstil üretiminin sınırları: Sürdürülebilir Büyüme mi, Kontrollü Ölçeklenme mi?

Tekstili Yeniden Düşünmek | 2 “İyi Pamuk”, “Kötü Plastik”: Ham maddelerin üzerine yapışan roller gerçek mi?​

Tekstili Yeniden Düşünmek | 3 Sanayi devriminin merkezindeki tekstil teknolojileri yeniden tanımlanıyor

Yağmur Melis Şimşek
Yağmur Melis Şimşekhttps://www.textilegence.com/
Yağmur Melis Şimşek, Saint-Benoît Fransız Lisesi’nde eğitim görmüş, ardından Anadolu Üniversitesi’nde iki yıllık Fotoğrafçılık Bölümü’nü tamamlamıştır. Daha sonra lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde sürdürmüş, mezuniyetin ardından ise 2017 yılında iş hayatına atılmıştır. Pek çok farklı projede, fotoğrafçılık ve grafik tasarımcılığın yanı sıra teknoloji alanında içerik ve haber yazarlığı gibi çeşitli pozisyonlarda yer alan Şimşek, 2021 yılından bu yana Textilegence’da dış haberlerde yardımcı editör olarak görev yapmaktadır.

Okumaya devam et

İlginizi çekebilir