Tekstil üretiminin sınırları: Sürdürülebilir Büyüme mi, Kontrollü Ölçeklenme mi?

Yazar:

Home Page » Green Times » Tekstil üretiminin sınırları: Sürdürülebilir Büyüme mi, Kontrollü Ölçeklenme mi?

Tekstil ve moda sektöründe üretim ve tüketimin sınırlarını yeniden düşündüğümüz serinin ilk yazısında kontrollü ölçeklenmeyi ele alıyoruz.

İlki Mart 1995’te Almanya’nın Berlin kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı – Taraflar Konferansı (COP) bu yıl kasım ayında ilk defa Türkiye’de düzenlenecek. COP 31’in ülkemizde düzenlenmesi, bir yandan uluslararası görünürlük elde etmek açısından önem taşırken bir yandan da Türkiye’de sürdürülebilirlik ve döngüsellik konusundaki bilincin artması için önemli bir vesile. Bu nedenle biz de dünyadaki mevcut ekonomik ve politik gelişmelerin sektördeki yansımalarını değerlendirdiğimiz ve bu doğrultuda, “üretimin ve tüketimin sınırlarını yeniden düşündüğümüz” bir editoryal haber dizisine başlıyoruz.

Dünya ekonomisi yeni bir eşikten geçiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan önce iki sonra tek kutuplu dünya düzeni yeniden şekilleniyor. ABD’de değişen siyasi konjonktür ve korumacılık eğilimleri, Avrupa Birliği’nin yeni strateji arayışı; Çin’in karbon nötr hedefleri doğrultusunda üretimde teknolojiye yönelmesi… Küresel ticaret artık yalnızca maliyet üzerinden değil, bloklaşmalar ve regülasyonlar üzerinden şekilleniyor. Belirsizliğin hâkim olduğu ancak tarihsel dönüşümlerin yaşandığı bu yeni dönemde sanayi politikalarının pusulası da değişiyor. Ve dünyanın en büyük sanayi kollarından bir olan tekstil ve hazır giyim sektörü de bundan muaf olmayacak. Üstelik, üretimden pazarlamaya kadar bütünüyle etkisini net olarak görmeye başladığımız dijitalleşme ve yapay zekâ süreçleri de bu gücü doğru kullanabilenler için avantaj, diğerleri için şimdiden dezavantaj oluşturmaya başladı.

Dünya çapında yılda 80 ila 150 milyar adet giysi üretiliyor. Bu üretimin önemli bir kısmı kısa süre içinde atığa dönüşüyor. Nesiller boyu yetecek kadar kıyafet bulunmasına rağmen üretimin artması, yalnızca sektörün değil sadece büyüme odaklı ekonomik modelin de sonucu. Ve bu model bugün artık “resmi” olarak da tartışmaya açık.

GSYH tek başına bir refah göstergesi mi?

1972’de yayımlanan The Limits to Growth raporu sınırlı kaynaklarla sonsuz büyümenin mümkün olmadığını savunmuştu. Yarım yüzyıl sonra, 2019’da Avrupa Konseyi refah ekonomisine ilişkin sonuç bildirgesini kabul etti ve 2023’te “Beyond Growth” konferansı ile Gayrisafi Yurt İçin Hasıla’nın (GSYH) tek başına refah göstergesi olup olmadığını tartışmaya açtı. Ayrıca bununla bağlantılı olarak insan ve gezegen odaklı bir ekonomik çerçeve öneren “refah ekonomisi” yaklaşımı da AB düzeyinde gündeme taşındı.

AB gibi büyük bir ekonomik gücün bu yolda adım atması hem iklim krizi hem de sosyal adaletsizlik ile mücadele adına önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. AB regülasyonlarının yanı sıra ekonomik sistem sorgulamasının kurumsal zemine taşınması, ticaret kurallarının da dönüşebileceğine dair önemli bir işaret veriyor. ABD politikalarının iklim politikalarının hızını etkileme ihtimali bir yana, AB düzeyinde sürdürülebilirlikle ilgili yasalaşan iklim politikaları geri dönüşü olmayan bir yeni dönemin kapısını aralıyor.

Nitekim Avrupa Birliği’nde karbon düzenlemeleri, kurumsal sürdürülebilirlik raporlamaları ve tedarik zinciri denetimlerinin giderek yapısallaşması da aslında bir “refah ekonomisi” geçişine zemin hazırlıyor. Rekabet artık yalnızca fiyat üzerinden değil; sosyal adalet, şeffaflık, izlenebilirlik ve uyum kapasitesi üzerinden kuruluyor. Bu doğrultuda, AB ile entegre çalışan sektörler ve ülkeler için bu “zorunlu bir dönüşüm” olarak da okunabilir yahut da “refah toplumu olma yolunda bir vesile” olarak değerlendirilebilir.

Avrupa’nın açtığı bu yeni “şeffaf” sayfa sürdürülebilirlik adına küresel bir girişim olarak kabul edilirken, diğer yandan bunun tüm dış tedarik zincirlerine dayatılması nedeniyle geçmişteki sömürü ülkeleri adına haksız rekabet olarak değerlendirilerek eleştirilerin hedefi oluyor. Şüphesiz ki bu yeni dönemin kendi amaçlarını gerçekleştirebilmesi için AB’nin kendi içinde önem verdiği çok seslilik sınırlarının genişleyerek küresel bir çok sesli zemine dönüşmesi gerekiyor. Bunun için de gösterişli vitrinlerin arkasındaki arka odaların gerçekliğiyle yüzleşmek ve birlikte geleceği “şeffaf” bir şekilde inşa etmek gerekiyor.

Dünya çapında yılda 80 ila 150 milyar adet giysi üretiliyor. Bu üretimin önemli bir kısmı ise kısa süre içinde atığa dönüşüyor   Görsel Kaynak: Canva
Dünya çapında yılda 80 ila 150 milyar adet giysi üretiliyor. Bu üretimin önemli bir kısmı ise kısa süre içinde atığa dönüşüyor Görsel Kaynak: Canva

Hızlı moda modeli bu yeni düzende nerede duruyor?

Son 50 yıldır hayatımızda olan hızlı moda modeli, düşük maliyetli işçilik ve yüksek hacim üzerine kuruldu. Online ticaretin de temel alışveriş yollarından birine dönüşmesiyle, bugün bazı markaların yılda 30’dan fazla koleksiyon çıkardığı bir yapıya evrildi. Küresel karbon emisyonlarının yaklaşık yüzde 10’undan sorumlu olan moda endüstrisi, insan ve gezegen odaklı ekonomi söylemiyle neredeyse taban tabana zıt duruyor.

Artan karbon maliyetleri, atık sorumluluğu, sosyal uygunluk denetimleri ve finansman baskısı düşünüldüğünde, hız ve hacim temelli modelin eski kârlılık formülünü sürdürmesi uzun vadede mümkün görünmüyor.

AB ile ticaret yapan ülkeler; Dijital Ürün Pasaportu, karbon ayak izi hesaplamaları, genişletilmiş üretici sorumluluğu, zorla çalıştırma ve çocuk işçiliği ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeler ile üretim süreçlerini bu yönde yeniden şekillendirmekle yükümlü hale geliyor. Bu çerçevede hızlı modanın varlığını borçlu olduğu ucuz üretim modeli çöküyor. Ne ucuz ham madde ve zararlı kimyasal kullanımı, ne de ucuz işçi ücretleri uzun vadede sürdürülemez ve ekonomik olarak da dezavantajlı hale geliyor. Dolayısıyla hızlı modanın yerini kademeli olarak yavaş modaya bırakması kaçınılmaz görünüyor.

Ülkeler bazında değerlendirecek olursak, yeni düzende tekstil sektörleri ya düşük marjlı bir tedarik halkası olarak kalacak ya da nitelikli üretimin bölgesel merkezi olmayı seçecek.

Büyüme tartışmalarına sektörel bir perspektif: Kontrollü Ölçeklenme

Son yıllarda “degrowth” ve “post-growth” gibi kavramlar, sınırsız büyüme varsayımını sorguluyor. Bununla birlikte, mesele teorik bir küçülme veya farklı bir büyüme çağrısından öte, aslında üretim ölçeğinin nasıl yönetileceği. Bu noktada “kontrollü ölçeklenme” kavramını, büyüme eleştirilerini sektör gerçekliğiyle buluşturan bir çerçeve olarak kullanmak mümkün. Bu bağlamda yaptığımız kontrollü ölçeklenme tanımlaması; üretimi sürekli genişletmek yerine kapasiteyi regülasyon gerçekliği, ekolojik sınırlar ve uzun vadeli ekonomik dayanıklılık doğrultusunda planlama yaklaşımını ifade ediyor. Burada tekrar altı çizilmesi gereken nokta meselenin büyümek ya da küçülmek değil; uzun vadeli sürdürülebilir bir iş yapabilme kapasitesi adına ölçeğin bilinçli yönetimi olması.

Artık hacim artışının tek başına bir başarı ölçütü olarak görülmediği bir sürece giriyoruz. Markalar hala daha büyüme rakamlarını önemsemekle birlikte bir süredir giderek artan sayıda firma, katma değerli üretim ve teknolojik yatırımların da en az onun kadar değerli olduğunun farkına varmaya ve bu yönde adımlar atmaya başladı.

Türkiye bu tablonun neresinde?

Türkiye uzun yıllar hız ve maliyet avantajıyla rekabet etti ancak düşük fiyat baskısı altında firmaların kapanması ya da üretimi Mısır gibi daha ucuz pazarlara kaydırması, modelin sınırlarına işaret ediyor. Bu tablo katma değerli üretim ve yapısal dönüşüm olmadan sektörün kırılgan kalmaya devam edeceğini net bir şekilde gösteriyor. Nitekim sektör profesyonelleri de her fırsatta katma değerli üretim ve teknolojik yatırım vurgularını yineliyorlar.

Muhakkak ki iç içe geçmiş mevcut küresel tedarik zinciri ve ekonomik yapı kısa vadede hızlı sonuçların alınmasını engelliyor ancak, AB regülasyonlarıyla açılan yoldaki değerleri gerçekten benimseyerek ilerlemenin uzun vadede hem ekonomik hem de toplumsal fayda sağlayacağı da aşikâr.

Önemli olan nokta, bu dönemde Türkiye küresel dönüşümü dışsal bir baskı olarak mı görecek, yoksa sanayi politikasını ve hatta belki de toplumsal refahı yeniden tanımlamak için bir fırsat olarak mı değerlendirecek? Türkiye’nin sektöre dönük vereceği bu yanıt aynı zamanda orta gelir tuzağından kurtularak yüksek gelirli ülkeler grubuna girmesinin de anahtarı olacak.

Mavi yakalıyı “vasıfsız iş gücü” olarak tanımlamak ve düşük ücretlerle çalıştırmak yalnızca emeği değil, üretimin kendisini ve geleceğini de değersizleştirir   Görsel Kaynak: Canva
Mavi yakalıyı “vasıfsız iş gücü” olarak tanımlamak ve düşük ücretlerle çalıştırmak yalnızca emeği değil, üretimin kendisini ve geleceğini de değersizleştirir Görsel Kaynak: Canva

Üretim ve ihracat odaklı bir ülkede refah ekonomisi mümkün mü?

Sektörel dönüşümün ötesinde refah ekonomisinin altını çizmek önemli. Zira ülkelerin ekonomi ve politikaları hem içeride hem dışarıda sektörleri de doğrudan etkileyen bağlayıcı bir güce sahip.

Refah ekonomisi salt soyut bir idealden çok, tıpkı tarihte defalarca örneğini gördüğümüz gibi bir yeniden yapılanma ve içinde olduğumuz sistemi yeniden tanımlama refleksi. Bu noktada belki de en kritik eşik, insanı nasıl tanımladığımız. Eğer insan/emek yalnızca bir maliyet kalemi olarak görülürse rekabet kaçınılmaz biçimde ücret baskısına dayanır. Oysa insan, üretimin merkezinde bir değer olarak konumlandırıldığında tablo tamamen değişir. Mavi yakalıyı “vasıfsız iş gücü” olarak tanımlamak ve düşük ücretlerle çalıştırmak yalnızca emeği değil, üretimin kendisini ve geleceğini de değersizleştirir. Oysaki yeniden kurgulanarak insanı ve gezegenin sınırlarını merkeze alan bir süreç ancak teknik bilgisi, mesleki yetkinliği, üretim zekâsı olan çalışanlar ile mümkün olabilir.

Bu nedenle mesleki eğitimin niteliği stratejik bir konu. Ülkemizde de örneklerini gördüğümüz Organize Sanayi Bölgeleri ile eğitim kurumları arasındaki iş birlikleri, teknolojiye hâkim, teknik yeterliliği yüksek tekstil çalışanları yetiştirmek açısından kritik. Aynı tişörtü daha ucuza üretmek yerine teknik tekstiller, geri dönüştürülmüş malzemeler ve fonksiyonel kumaşlar gibi değer taşıyan alanlara yönelmek; üretim yapısında bir nitelik sıçraması yaratacaktır.

Yeni krizler yeni fırsatlar; tarih sahnesi yeniden şekilleniyor

Bugün, tarih kitaplarında okuduğumuz geçiş dönemlerinden birinin içinden geçiyoruz. 21. yüzyıl tarihini, bu çağda yaşayan insanlar olarak bizzat bizler yazıyoruz. Endüstri devriminin getirdiği olanakların sarhoşluğuyla hem insanın hem de doğanın sınırlarını zorlayan mevcut ekonomik sistem mecburi bir dönüşümün içinde.

Günümüzde ucuz işçilik avantajı zaten regülasyonlar ve artan maliyetler nedeniyle zayıflıyor. Türkiye de bu geçişi bir sıçrama tahtası olarak değerlendirip daha az ama daha yüksek değerli üretime yönelirse, uzun vadede yalnızca sektörde değil toplumsal refah düzeyinde de daha dayanıklı bir yapı kurabilir. 19. yüzyılın tanımlayıcı sanayisi olan tekstil endüstrisi, 21. yüzyıl için de hem teknoloji hem de insan gücüyle yeni bir kavrayış konseptini hayata geçirebilir. Türk tekstil sektörünün de sahnedeki ana aktörlerden biri olmaması için geçerli bir sebep görünmüyor.

İdeal olan daima gerçeklikle sınanır, fakat bu kâğıt üzerinde tasarlanan idealin hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez; onun ancak koşullarla törpülenerek hayata geçebileceğini ifade eder. “Refah ekonomisi” sektörel bazda da hedefe koyulduğu takdirde üretim de çevresel, ekonomik ve toplumsal sac ayakları üzerinde nitelikli ve sağlam bir zeminde yeniden şekillenecektir.

Serinin ikinci yazısı için buraya tıklayın.

Yağmur Melis Şimşek
Yağmur Melis Şimşekhttps://www.textilegence.com/
Yağmur Melis Şimşek, Saint-Benoît Fransız Lisesi’nde eğitim görmüş, ardından Anadolu Üniversitesi’nde iki yıllık Fotoğrafçılık Bölümü’nü tamamlamıştır. Daha sonra lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde sürdürmüş, mezuniyetin ardından ise 2017 yılında iş hayatına atılmıştır. Pek çok farklı projede, fotoğrafçılık ve grafik tasarımcılığın yanı sıra teknoloji alanında içerik ve haber yazarlığı gibi çeşitli pozisyonlarda yer alan Şimşek, 2021 yılından bu yana Textilegence’da dış haberlerde yardımcı editör olarak görev yapmaktadır.

Okumaya devam et

İlginizi çekebilir